Ey Ömer –ra- fıratın öte tarafında kuzulara kurtlar dadand
karanlık üzerine karanlığın çöktüğü muhayyilelerden haber var!...
denizi görmediniz mi, savrulmuş güncelerde?
hâlâ yüreğinize ateş düşmedi mi sizin?
ve hüzün bağdaş kurmadı mı çürümüş vicdanlarınızda…
bu gençler ne için öldürüldü diye sormadınız mı edvara?
hoyrat iklimlerin insanıydı diye, oh çektiyseniz eğer o acıya,
sormadıysanız ve sorgulamadıysanız, cinayet şebekesinin hayinliğini,
bekleyin, o hüzün günü, sizide bulacak, en acımasızlığıyla…
sahi bir avuç genç ne diye öldürüldüydü ki darağaçlarında..?
“mele ve mütref” takımı, neden öyle hoyrat ve layüsellerdi o gün..?
oysa bizim çocuklarımızı germişlerdi darağaçlarında…
ilmikler gencecik boyunlara oturtulmuş,
boyu devrilesiceler, keyif çatıyorlardı sırça köşklerinde mağrurca...
yeniden ve birdaha ihtilal olgunlaşsın diye, ateşe odun sürüyorlardı,
harın alevi gencecik bedenlerden seçiliyordu kahrına...
bekleyenler evlatlarının kurban seçilmesine neden ses çıkarmıyorlardı ki?...
o bir avuş gencin kurban verilmesi, doyuracakmıydı hayasız canavarları…
doğrusu, öncesinde de susmuştu susanlar, bu katıksız cinayetlere...
darağacında cinayetin çığırı, iskilplinin kapısında soluklandığı gün açılmıştı…
o gün ellerini ovuşturanlar, cinayet şebekesinin hanesine yazılmışlardı…
çığır açılmıştı bir kere, kurbanlar seyredenlerin eliyle sunulur olmuştu canilere...
çok yiğit geçti, sahipsiz güncenin çölleşmiş iklimlerinden...
hesabı sorulmayan cinayetler, özgürlük yaftalarıyla yutturulurken,
güller yas tutmuş, kır çiçekleri ağlıyordu dağlarda sessiz ve kimsesiz...
tarihi elinden alınmış çocuklarımız, nasılda yarının bahçesinde figür olmuşlardı...
şimdi silahlar çekilmiş, ötekinin dünyası mamur edilsin diye patlatılıyordu ya ardı ardına...
şen olsunlardı onlar, onlar ki aydınlık karanlığını tek düzen diye yutturan, cinayet şebekeleri...
kına yaksınlardı, engizisyonlarını modern dünya diye yutturan sözümona aydınlar (!)...
evrenin sahibine tavır alıp, kendi tahrif edilmiş dinlerine reva gördüklerini,
alemlerin sahibine de reva gören aydınlanmacı batıcıklar mutlu olsunlardı geçici dünyalarında...
nasıl olsa biz ölüyorduk onların yerine ve nasıl olsa, batının ateşi harlanıyordu yüzyıllardır...
nasıl olsa onların Allah’ı unuttuğu gibi, aynısı ile unutmuştuk Allah’ı…
onlar şen olsunlardı sıcak yataklarında, sorgusuzca bir işaretleri ölüm kusuyordu nasıl olsa...
öyle ya darağaçlarına sürgün verilen gençlerimiz vardı bizim,
gencecik bedenlerimizin kanlarıyla ayakta tutuluyordu alçaklık düzenleri...
onlar mutluluk günlerinde, az bir zaman ashab-ı uhdut misali yanlarına yatıp şenlik yapsınlardı…
bilmiyorlardı ki, gittikçe aleyhlerine daralan, zamanın ta kendisiydi, hayattı ve fırsattı...
gün bitirildiğinde, vakit gelip çattığında, herşeyin hesabı dökülecekti önlerimize, birer birer...
“Şâhitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki,
(mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.
o vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.
onlar mü'minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan
mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah'a iman ettikleri için kızıyorlardı.
Allah her şeye şahittir. Şüphesiz mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip,
sonra da tövbe etmeyenlere; cehennem azabı ve yangın azabı vardır.” (Büruc;6-11)
şimdi biz inananlar iki kez ağlamalıydık gidenlerin ardından…
değilmi ki nebiler indirilmişti emaneti yüklensin diye insanlık…
oysa darağaçlarında karanlık üstüne karanlık, hep bizden koparılıyordu fidanlık…
mühleti veren almayıda bilirdi bilmesine, ah keşke biz O‘nu bilebilseydik usûlünce
uzak mı, bağırsak gelir mi yanımıza, ağlasak duyarmı sesimizi…
ey Ömer –ra- fıratın öte tarafında kuzulara kurtlar dadandı…
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!



